GiYPO

Bugün : 21 Eylül 2014 Pazar





    DİĞER BÖLÜMLER
    Tarih Din Uzay
    Bilin ötesi Yaşam Doğa
     Parapsikoloji

 




 

       Dinler

           Zaman zaman bilimsel dergilerde ya da televizyon programlarinda, "ilkel toplumlarin kültürel evrimi" gibi basliklara rastlarsiniz. Bu tip yazi ya da haberlerde, eski çaglardaki insanlarin çok ilkel bir zihne sahip olduklari, bir sürü batil inanca inandiklari, çesitli put ve totemlere tapindiklari gibi klasik temalar tekrarlanir. Bunlarin yanisira, çok önemli mesajlar içeren bir kavram da sik sik telkin edilir: "Tek tanriciligin ortaya çikisi"...

           Yani, sözkonusu propagandayi düzenleyenlere göre, tek tanrili dinler-ki bunlar Islam, Hiristiyanlik ve Yahudilik'tir-insanlik tarihinin belirli bir döneminde ortaya çikmislardir. Dahasi bir "evrim" sonucunda olusmuslardir. "Dinlerin evrimi" olarak adlandirilan bu teoriye göre, din insan yapimi bir kültürdür.

           Bu propaganda, açikça görüldügü gibi, dinin mesruiyetini ve dogrulugunu reddeder. Allah'in vahyi ile insanlara ögretilmis bir inanç olmadigini, aksine bazi insanlar tarafindan gelistirildigini iddia eder. Nitekim bu nedenle de ateizmin temel dayanaklarindan biridir. Allah'in varligini inkar edenler, dinin nasil ortaya çiktigi sorusunu da sözkonusu teoriyle cevaplamaya çalisirlar. Yazili ya da görsel basinda rastladiginiz bu yöndeki telkinler ise, dünyada sistemli olarak yürütülen ateizm propagandasinin sonucudurlar.

           Oysa topluma büyük bir bilimsel gerçek, antropolojik bir kanun gibi tanitilan sözkonusu "dinlerin evrimi" teorisi, bilimsel bulgular tarafindan siddetle yalanlanmis hayali bir senaryodur. 19. yüzyilda Darwin'den ilham alan bazi ateist antropologlarin masa basinda ürettikleri tezlerle dogmus, ancak ilerleyen dönemlerde yapilan gerçek antropolojik çalismalarla kesin olarak çürütülmüstür.

           Bu nedenle, Darwin'in biyolojik evrim teorisi nasil bir aldatmaca ise, ondan ilham alinarak gelistirilen dinlerin evrimi teorisi de bir aldatmacadir. Ilerleyen sayfalarda bunun bazi temel delillerini inceleyecegiz.

           Dinlerin Evrimi Iddiasi Nasil Gelisti?

            Günümüzden yaklasik bir buçuk asir önce, Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" adli kitabinin henüz ilk baskisinin yapilmakta oldugu dönemlerde, evrim kavrami fikir dünyasini çoktan etkisi altina almis bulunuyordu. Çagin düsünürleri insanin çevresinde olup biten herseyin evrimle açiklanabilecegini düsünüyorlardi. Bu fikre göre hersey, ilkelden ve basitten basliyor, daha sonra geliserek ve ilerleyerek en mükemmel olana ilerliyordu. Darwin bu fikrin biyolojik yönünü ele almisti, ancak ondan sonraki düsünürler bu fikirleri psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve ekonomi gibi çesitli bilim dallarina da uyarladilar.

            Çevrede olup biten neredeyse hersey, artik bu teori çerçevesinde inceleniyordu. Örnegin ekonomi alaninda Marksizm, evrimsel bir ilerlemenin kaçinilmaz oldugunu ve sonunda tüm milletlerin komünizmi kabul edecegini söylüyordu. Psikoloji alaninda Freud, insanin evrimsel olarak ileri bir tür oldugunu, ancak psikolojik olarak hala ilkel atalarinin sahip oldugu güdülerle hareket ettigini söylüyordu. Ayni sekilde sosyoloji, antropoloji, tarih gibi bilim dallarinda da evrim teorisi güdümündeki fikir akimlari agirligini koymustu.

             Tüm bu evrimsel teorilerin ortak noktasi ise dine karsi cephe almalariydi. Zaten hepsi ateist ve materyalist bir felsefi temele dayaniyorlardi. Yaratici'nin varligini kabul etmiyorlar, evrim fikirine de zaten bu nedenle basvuruyorlardi. Çünkü evrenin ve canlilarin yaratilmis olduklarini inkar ettikten sonra, öne sürülebilecek tek iddia, bunlarin bir evrim süreci içinde gelistikleriydi.

              Dinlerin evrimi teorileri de bu amaçla ve bu felsefi temeller üzerinde ortaya atildi. Bu teorinin en ünlü savunucusu olan Herbert Spencer'a göre, insanligin ilk dönemlerinde hiçbir dini inanç yoktu. Ilk dinler ise ölülere tapinmayla baslamisti. Ilkel kabilede saygi duyulan bir kisi, ölümünden sonra ilahlastirilmis olabilirdi. Bir büyücünün, bir kabile reisinin veya herhangi sebepten dolayi kendisine saygi duyulan bir kisinin ruhunun öldükten sonra hala yasadigi farzedilir ve onu memnun etmek için çesitli ibadetlerde bulunulurdu. Bu ibadetlerin gittikçe sistematiklesmesi sonucu din denilen tüm bir sistem ortaya çikmis olabilirdi.

              Dinlerin evrimini savunan baska antropologlar daha farkli teoriler öne sürdüler. Kimisine göre dinin kaynagi animizme (dogaya canlilik atfetme onda ruh olduguna inanma), kimilerine göre ise totemizme dayaniyordu. Bir diger ünlü antropolog olan E. B. Taylor'a göre, tarih içinde sira ile animizm (tabiata canlilik atfetme), manizm (atalar kültü), politeizm (çok tanricilik) ve son olarak da monoteizm (tek tanricilik) geliyordu.

              Dinlerin ilk kökeni hakkinda farkli açiklamalar öne sürmelerine ragmen, bu teorilerin tek bir ortak noktasi vardi: "Çok tanrili dinlerin tek tanrili dinlerden önce ortaya çiktiklari iddiasi. Bu kabule göre insanoglu ilk olarak çok sayida toteme, puta tapinmisti. Tek tanri fikri ise MÖ ikinci binyilda Yahudiler arasinda ortaya çikmisti. Bu tarihten itibaren Yahudiler Tevrat'i yazmaya baslamis ve böylece tek tanri fikrini savunan ilk kutsal kitap olusmustu. Bu evrimci düsünürlere göre Hz. Isa'nin getirmis oldugu Incil ve Hz. Muhammed'in getirmis oldugu Kuran da Tevrat'i model alarak yazilmis insan ürünü kitaplardi."

             Oysa 19. yüzyilin ateist antropologlari tarafindan masabasinda yazilan senaryolarla ortaya atilan ve sonra da hararetle savunulan bu teori, bir yanilgi ve bir aldatmacadan baska birsey degildi.

            Nitekim ilerleyen dönemlerde dinlerin evrimi iddiasi, hem tarihsel bulgular, hem de yapilan arastirmalarla beraber çürütüldü. Bu arastirmalarin sonucunda çok önemli bir sonuca daha ulasildi: Bu, "dinlerin evrimi" denebilecek bir sürecin degil, "dinlerin dejenerasyonu" denebilecek bir sürecin gerçekten varolduguydu.

            Dinlerin dejenerasyonu, tek tanrili inanca sahip toplumlarin, zaman geçtikçe bunu terketme ve çok-tanrili sisteme geçme yönündeki egilimleriydi. Dinler, daha dogrusu tüm dinlerin kaynagi olan Allah'in Hak Dini, zamanla dejenere edilmis, bozulmus ve çok ilahli putperest dinlere dönüsmüstü.

         Dinlerin Dejenerasyonu

            Az önce de belirttigimiz gibi, 20. yüzyilda dinlerin kökeni hakkinda daha ciddi ve objektif arastimalar yapilmaya baslandi. Bu sayede dinlerin evrimi teorilerinin de hiçbir bilimsel degeri olmayan, hayal ürünü senaryolar oldugu çok geçmeden ortaya çikmaya basladi. Andrew Lang, Wilhelm Schmidt gibi ünlü antropologlarin önderliginde dünya üzerindeki dinlerin incelenmesi ile ortaya çikan sonuçlar, dinlerin evrim geçirmediklerini, aksine dejenere olduklarini gösterdi. Schmidt'in önderliginde yayinlanan ve dinlerin kökeni konusunu ele alan Anthropos isimli dergide bu konular çok ayrintili olarak incelendi.

            Özellikle 1900-1935 yillari arasinda yapilan çalismalarda dinlerin evrimi teorilerinin tamamen hatali olduklarinin anlasilmasi, birçok antropologun evrimci fikirlerini terketmesine yolaçti. Ancak tüm bunlara ragmen, bazi radikal ateistler bu çökmüs senaryoyu savunmaya devam ettiler.

           Bugün de hala Ilahi dinlerin Allah tarafindan insanlara gönderilmis oldugunu kabul edemeyen bir kisim ateist çevreler, sanki hiçbir sey olmamis, yanlisligi hiç ortaya çikmamis gibi 19. yüzyildaki öncülerinin dile getirdikleri dinlerin evrimi masalini tekrar ederler. Oysa günümüzde artik dinlerin evrimi teorilerini ciddi olarak savunmanin imkani yoktur, çünkü bunlarin tamamen yanlis olduklari kesin olarak anlasilmis durumdadir.

          Aksine, antropolojik bulgular baslangiçta tek ilahli olan dinlerin zamanla dejenere olduklarini ve çok ilahli dinlere dönüstüklerini göstermektedir. Ilk kuruldugu zamanlarda tek tanrili bir inanca sahip olan bir topluluk, zamanla sayisiz ilaha tapar hale gelmektedir. Misir'da, Sümer'de ya da diger tüm eski medeniyetlerde tarihsel akis hep böyle olmustur. Baslangiçta tek bir Tanriya tapan bu medeniyetler, zaman geçtikçe yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerce sahte ilaha tapar hale gelmislerdir.

         Mezopotamya ve Misir'da Dinlerin Dejenerasyonu...

          Mezopotamya ovasi tarihsel kaynaklarda "uygarliklarin besigi" olarak nitelendirilir. Gerçekten de Mezopotamya bölgesinin insan uygarliginin bir dönüm noktasina sahne oldugu bilinmektedir. Teknolojik gelismeler, devlet sistemlerinin kurulmasi ve yazinin gelismesi gibi birçok faaliyetin ilk defa bu bölgede gerçeklestigi varsayilir.

           Mezopotamya ovasina çok da uzakta olmayan bir yerde ise Misir medeniyeti bulunmaktadir. Misirlilar da Sümerlilerden kisa bir süre sonra ayni teknolojik devrimleri gerçeklestirmis ve bilinen tarihin en eski medeniyetlerinden bir tanesi olma ünvanini kazanmislardir. Bu iki gelismis medeniyetin kalintilari, dünya tarihinin açik olarak bilinen en eski kisimlarini olusturmaktadir. Bu medeniyetlerden daha öncesinde insanlik tarihi hakkindaki bilgiler kesin degildir ve büyük oranda tahmine dayalidir.

           Çivi yazisi tabletlerin ve Misirlilarin resimlerden olusan garip alfabesi arastirmacilar tarafindan çözüldügü zaman, bu uygarliklarin sasirtici bulgulari gün isigina çikmaya basladi. Sayisiz tanri, tanriça, ruhani varliklarin yaptiklari isler anlatiliyordu. Bunlar, çogu zaman yikici ve birbirleriyle mücadele halindeydiler. Zaman geçtikçe daha çok bulgu ele geçtikçe ve arastirmacilar bunlari çözmekte daha basarili yöntemler buldukça bu inanilmaz çok-tanrili sistemin bazi detaylari ortaya çikmaya basladi. Ilk bakista birbirleriyle savas halinde olan bu tanrilarin ve diger tüm ruhani varliklarin aralarinda hiyerarsik bir düzen vardi. Yani bu varliklardan bazilari digerlerine göre daha üstün, bazilari daha asagidaydi. Dikkati çeken en önemli bir nokta da bu çok tanrilarin hepsinin üstünde tek bir tanrinin bulunuyor olmasiydi.

            Çok tanrili inancin içinde bir tek tanri inancinin gizli oldugunu bulan arastirmacilardan ilki, Oxford Üniversitesinden Stephan Langdon'du. Langdon, 1931 yilinda elde ettigi bulgulari bilim dünyasina duyururken, elde ettigi bilgilerin çok beklenmedik oldugunu söylüyordu, çünkü bu bulgularin daha önceki evrimci açiklamalarla tamamen çelismekte oldugunun farkindaydi:

            Hem Sümer hem de Semitik dinlerde tek tanriligin çok tanriliktan önce geldigi konusunda hüküm vermekle belki yaniliyor olabilirim... Çünkü bu görüs, bugüne kadar kabul edilmis olan genel kavramlarla tamamen zit.Sümerlilerin tarihteki en eski medeniyet olduklarini söyleyen Langdon söyle devam ediyordu: Benim görüsüme göre insanin en eski tarihi, tek tanri inancindan çok sayida tanrinin ve kötü ruhlarin varliginin inancina dogru çok çabuk bir bozulmayi gösteriyor. Bu gerçek anlamda insanin gerilemesinin tarihi.Langdon bes yil sonra, The Scotsman adli dergide ise sunlari yaziyordu: Dünya üzerinde en etkili ve en güçlü kültürel etkiyi yapmis olan Sümer dininin tarihi, resimlerle yapilmis isaretler araciligiyla insanin en eski dinsel inançlari hakkinda bile bizlere bilgi verir. Tüm deliller, kesinlikle baslangiçta bir tek-tanri inancinin bulundugunu gösteriyor. Semitik kökenli halklarin arkeolojik ve edebi kalintilari da en eski zamanlarda bile ilkel bir tek-tanri inancinin varoldugunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diger Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni oldugu teorisinin tamamen geçersiz oldugu bugün anlasilmis durumda.

            Günümüzde Tell-Esmar olarak isimlendirilen MÖ 3000 yilina ait bir Sümer sehrinde yapilan kazilarda da Langdon'un söylediklerini tamamen dogrulayacak yeni bulgular elde edildi. Kazi çalismalarini yöneten Henry Frankfort resmi raporunda söyle diyordu: Kazilarimiz, tüm degerli bulgulara ek olarak Babil dinleri hakkinda çok önemli bazi gerçekleri daha ortaya çikardi. Bir sosyal sistem içinde dinsel malzemenin nasil yerlestirilmis olduguna ilk defa sahit oluyoruz.

             Bir tapinak ve bu tapinakta ibadet etmekte olan kisilerin evlerinin kalintilari bulundu. Bu sebeple tek basina bir anlam ifade etmeyen bulgulari bir bütün olarak degerlendirebilmekteyiz.  Örnegin, mühürlerin üzerindeki resimlerde genel olarak tanrilara yapilan tapinmalar resmediliyor. Ancak bu resimlerin tümünde bu tapinakta sadece tek bir tanrinin merkezi rol oynadigi görülmekte. Bu sebeple, en eski zamandaki Sümer-Akad inanç sistemi içinde, bu tek tanrinin degisik özelliklerinin ayri ilahlar olarak görülmedigi anlasiliyor.

             Frankfort'un bulgulari çok önemli bir gerçegi gösteriyordu: Çok tanrili inanç siteminin ortaya çikis sekli. Çok tanrililik, dinlerin evrimi teorisinin iddia ettigi gibi insanlarin doga güçlerini temsil eden bazi kötü ruhlara tapinmalariyla ortaya çikmamisti. Tek tanrinin degisik özellikleri çesitli insanlar tarafindan degisik yorumlanmislar ve sonunda yillar geçtikçe bu insanlar ayni tanri hakkinda konustuklarini unutmuslardi. Tek bir ilahin degisik özellikleri, zaman içinde birçok ilaha dönüsmüstü.

              Ayrica bazi kabileler veya topluluklar, tek tanrinin kendileri için önemli saydiklari bazi özelliklerini almislar ve bunlari ilahlastirmislardi. Örnegin savasçi bir kabilenin tek tanrinin sefkat özelligini vurgulamasi veya kanunlarina çok bagli bir toplulugun bagislama özelligini vurgulamasi beklenemezdi. Bu nedenle ilk kabile tek tanrinin "gücünü", ikincisi ise "adaletini" öne çikaracakti. Böylece baslangiçtaki tek tanrinin degisik özellikleri vurgulanacak ve böylece çok sayida tanri ortaya çikacakti.

              Langdon'un Sümer tabletlerinin tercümelerini yayinlamasindan bir süre önce, Friedrich Delitzch isimli arastirmaci da benzer bir kesifte bulunmustu. Bu arastirmaci, Babil inanç sistemi içindeki çok sayidaki ilahin, gerçekte tek bir tanri olan Marduk'un farkli özelliklerinden türedigini ortaya çikarmisti.

             Tanri Marduk'un çesitli isimleri vardi. Bunlardan bazilari "Ninib", yani "Güç Sahibi", "Nergal" yani "Savas Tanrisi", "Bel" yani "Tek Ilah", "Nebo" yani "Mesaj Getiren Ilah", "Sin" yani "Geceyi Aydinlatan", "Shamash" yani "Adalet Tanrisi", "Addu" yani "Yagmur Tanrisi" ydi. Zaman içinde Marduk'un bu özellikleri Marduk'tan ayrilip degisik tanrilara dönüstürülmüstü. Örnegin Marduk'un "Sin" özelligi bir süre sonra "Sin" isimli ayri bir tanrinin ortaya çikmasina yol açmis, buna da "Ay Tanrisi" ismi verilmisti. Ayni sekilde Günes tanrisi, yagmur tanrisi gibi birçok tanrilar kisa bir süre içinde hayal gücünün etkisiyle üretilmislerdi.

             Ayni dejenerasyonun izlerini Misir'da da görmek mümkündür. Arastirmacilar Misir'in baslangiçta tek tanrili bir inanç sistemine sahip oldugunu, daha sonra bu tek tanrili inancin günese tapan "Sabiilik"e dönüstügünü bulmuslardi. Antropolog Le Page Renouf bu konuda sunlari söyler:

            Misir dininin olusumu, çok sayida tanrinin elenerek tek tanriya dönüsmesiyle olmamisti. Aksine, Misir dininin tek tanri inancina yakin oldugu zamanlar bu uygarligin sahit olunan en eski zamanlarina denk geliyordu. Misir dininin son asamalari ise tüm Misir dininin en çok bozulmus hali olmustur.

            Yine Sümer ve Babil'de de Misir'daki gelismelerin bir benzeri yasanmistir. Baslangiçta ayni tek tanriya inanan topluluklar, zamanla çogalmislar ve birbirlerinden ayrilmislardir. Degisik topluluklarin tek tanrinin degisik özelliklerini vurgulamalari sonucu ortaya yüzlerce tanri çikmistir.

            Ünlü antropolog Sir Flinders Petrie de, tek tanrili tevhid inancini tasiyan dinlerin zaman içinde bozuldugunu söylemektedir. Üstelik bu dejenerasyon süreci, sadece geçmiste yasamis topluluklarda degil günümüzde de gözlemlenmektedir. Misir dini üzerine arastirmalar yapmis olan Petrie söyle demektedir:

            Eski zamanlardaki dinlerde ve din sistemlerinde birçok sinifta tanriya rastlanir. Ancak günümüzdeki pek çok kültürde de böyle bir yaklasim sergilenir. Örnegin bir Hindu, sayilari gittikçe artmakta olan tanri ve tanriçalar arasinda yasamaktan zevk duyar... Digerleri ise tanrilara bile tapmazlar, animistik ruhlara, seytanlara tapinirlar...

             Eger ruhlara tapmak tek bir tanriya tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamagi olsaydi, bu durumda çok tanrililigin gittikçe tek tanriliga evrimlesmesinin kanitlarini görmemiz gerekirdi... Bunun tam aksine tek görebildigimiz, din sistemleri içinde tek tanri inancinin her zaman ilk basamak oldugudur...

            Çok tanri inancini ilk olusumuna kadar izleyebildigimiz heryerde, bunun tek tanri inancinin bir çesitlemesi oldugunu görüyoruz... Anladigimiz kadariyla, her bir sehrin tek bir tanrisi vardi, sonradan buna digerleri eklenmisti. Benzer sekilde Babil sehirlerinin de aslinda tek bir üstün tanrilari vardi, sonra sehirler birlesince tanrilar da birlestirildi ve sonunda ortaya çok tanrili bir tapinma sekli çikti. Yapmis oldugumuz incelemelerde aslinda bir sehir içindeki her grubun kendi tek tanrisi oldugunu görebiliyoruz.

             Hindistan'da Çok Tanriligin Kökeni

             Uygarliklarin besigi olan Mezopotamya ve Misir bölgesinden biraz daha doguya uzandigimizda Hindistan'a geliriz. Hint kültürü, Ortadogu kültürleri kadar eski olmasa da, yine dünyanin eski ve en gelismis medeniyetlerden birisi sayilmaktadir.

             Hindistan dinlerinde tapilan ilahlar neredeyse sayisizdir. Bu dinlerini inceleyen en önemli arastirmacilardan bir tanesi ise Andrew Lang'dir. Lang, uzun arastirmalari sonucunda, çok tanrili dinlerin Ortadogu'da çikis sürecinin bir benzerinin Hindistan'da da yasanmis oldugunu ortaya çikarmistir. Ancak Hindistan'da çok tanrili kültür kesintiye ugramadan binlerce sene boyunca devam etmis, bu sebeple tapinilmakta olan sahte tanrilarin sayisi yükselmistir. Sümer'de tapinilan tanrilarin sayisi binlerle ifade edilirken bu sayi Hindistan'da onbinlere çikmistir.

             Edward McCrady de, Hintlilerin "Veda" isimli kanun kitaplarini incelerken, Hint kültürünün erken dönemlerinde tanrilarin tek bir üstün tanrinin degisik özellikleri olarak yorumlandiklarini yazar.(34) Batili arastirmacilar Veda kitabindaki ilahilerin en erkeninin MÖ 1500-1200 tarihleri arasinda bulundugunu söylerler.(35) Ancak Hintlilerin kendileri bunlarin çok daha eskilere dayandigini iddia etmektedirler. Bunlarin tarihleri her ne olursa olsun, burada açik olarak tek-tanrili tevhid inanisinin bozulusunun izlerini görmek mümkündür. Konuyu inceleyen önemli arastirmacilardan Max Müller, baslangiçta tek tanri inancinin bulundugunu kabul etmektedir:

             Veda'da tek tanri inancinin çok tanri inancindan daha önce oldugunu görüyoruz. Çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile sayisiz tanrilar arasinda tek bir sonsuz Tanrinin hatirasi, gögü bir sis gibi sarmis olan putperest anlayisin arasindan mavi gögün belirivermesi gibi ortaya çikiyor.Bundan da bir kez daha anlasilmaktadir ki, dinlerin evrimi degil, dini inançlarin dejenerasyonu, yani zaman içinde bozulmasi sözkonusudur.

             Avrupa'da Çok Tanrili Inancin Kökeni

             Ortadogu ve Hindistan'dan daha batiya, Avrupa'ya uzandigimizda ayni dejenerasyonun izlerini görmek mümkündür. Örnegin Eski Yunan'in dini inançlari üzerine arastirmalar yapmis olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde söyle der:

             Ilk bastan beri varolan Tek Tanri, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördügümüz sayisiz önemli önemsiz tanrisal kisiliklere dönüsmüstür. Benim görüsüme göre bu birçok ilahin varligi, tek ve bir olan bir tanriyi tanimlayan degisik isimlerin zamanla degisik yorumlanmasina baglidir.(37)

             Ayni dönüsümün izlerini Italya'da da takip etmek mümkündür. Rosenzweig (38), erken Etrüsk dönemine rasgelen Iguvine Tabletleri üzerinde yaptigi incelemelerde "ilahlar ilk olarak sifatlarin degisik özellikler olarak yorumlanmasindan ortaya çikmaktadir" demektedir.

            Kisacasi yaklasik bir yüzyildir ele geçirilen tüm antropolojik ve arkeolojik bulgular, toplumlarda önce tek tanri inancinin var oldugunu, ancak bunun zamanla bozuldugunu göstermektedir. Baslangiçta her seye gücü yeten, her seyi bilen ve çok bagislayici olan Allah'a inanan toplumlar, zamanla O'nun sifatlarini ayri ayri tanrilar olarak düsünmüs ve birden fazla ilaha tapinmaya baslamislardir. Yani orijinal ve gerçek olan din, tek ilah olan Allah'a ibadet edilen dindir. Çok ilahli dinler ise bu asil dinin dejenere edilmesiyle ortaya çikmislardir.

         Dinin Gerçek Kökeni

            Bu bölüm boyunca inceledigimiz antropolojik bilgiler, bizlere dinin bir toplumda ilk kez ortaya çiktiginda tek bir ilaha ibadet etmeyi emreden bir inanç oldugunu, ancak sonlari giderek çok ilahli hale geldigini, putperest inançlara dönüstügünü gösteriyor. Bu ise, "dinlerin evrimi" teorisinin, ayni Darwin'in biyolojik evrim teorisi gibi bir safsata oldugu anlamina gelir. Peki ama dinin kökeni evrim olmadigina göre nedir?  Mantiksal bir analiz yaptigimizda bunun cevabini bulabiliriz: Din bir toplumda bir evrim süreciyle ortaya çikmadigina göre, o topluma "disaridan" ögretilmis olmalidir.

             Bu analizi ilerletirken bir noktaya daha dikkat etmek gerekir: Yeryüzünün farkli cografyalarinda dogup büyümüs olan kadim dinlere baktigimizda, bunlarin çok fazla ortak inanç içerdiklerini görürüz. Aralarinda kültürel bir alisveris yasanmasinin mümkün olmadigi toplumlarin dinlerinde, melek, cin ve seytan gibi insan tarafindan algilanamayan varliklardan, ahiret gibi kavramlara, insanin çamurdan yaratilmasindan, yapilan ibadet sekillerine kadar birçok ortak yön bulunmaktadir. Örnegin Nuh Tufani ile ilgili bilgiler, Sümer kayitlarindan Galler efsanelerine, Çin yazitlarindan antik Litvanya inanislarina kadar pek çok farkli kültürde bulunabilir.

              Bu gerçek ise bizlere, dinin eski toplumlara hem tek ilahli bir inanis olarak "disaridan" girdigini, hem de hep ayni kaynaktan geldigini gösterir. Dünyanin dört bir yanindaki farkli kültürler, ayni kaynaktan gelen ve tek bir ilahin varligini haber veren dinlerle egitilmislerdir.  Bunun bizi hangi noktaya ulastirdigini görmek ise çok kolaydir: Açiktir ki din, insan-üstü bir kaynaktan gelmis ve tüm toplumlara da ayni kaynaktan ögretilmistir.

              Bu insan-üstü kaynak, tüm evrenin ve insanlarin yaraticisi olan Allah'in indirdigi vahiydir. O, tarihin her döneminde kullarinin bazilarini elçi (resul) olarak seçmis, onlar araciligiyla kendisini insanlara tanitmis ve insanlar için seçtigi dini bildirmistir. O'nun son vahyi olan Kuran, "her topluluk için bir hidayet önderi vardir" (Rad Suresi, 7) hükmü ile bu gerçegi haber verir. Bir baska ayette ise, Allah'a isyan ettikleri için helak edilen toplumlardan söz edilirken söyle denir:  "Kendisi için bir uyarici olmaksizin, biz hiçbir ülkeyi yikima ugratmis degiliz. Hatirlatma (yapilmistir); biz zulmedici degiliz." (Suara Suresi, 208-209) Allah, Kuran'i vahyetmekte oldugu Hz. Muhammed'e hitaben de söyle der: "Andolsun, senden önce geçmis topluluklara da elçiler gönderdik." (Hicr Suresi, 10)

              Dinin kökeni, Allah'in tarihin her döneminde farkli kültür ve toplumlara gönderdigi bu elçilerdir. Bu seçilmis insanlar, toplumlarina hep bir ve tek olan Allah'a iman ve kulluk etmeleri gerektigini ögretmisler, O'nun ve yarattigi evren hakkinda hep ayni bilgileri vermislerdir. Dinlerin dejenerasyonu ise bu seçilmis elçilerin getirdikleri dinin zaman içinde insan eliyle bozulmasi, çok tanrili ilahlara dönüstürülmesidir. insanligin kurtulusu ise bu elçilere ve onlarin miras biraktiklari Ilahi kitaplara uymakla mümkündür. Bu Ilahi kitaplarin sonucusu olan-ve Tevrat ve Incil gibi tahrif edilmemis olan-Kuran, iste bu nedenle bugün insanligin en büyük yol göstericisidir.


Tarih : 4 Aralik 2007 Salı
Hit : 314

Mustafa Cirban___ mcirban@ttmail.com