Bugün : 20 Eylul 2017 Çarşamba








 

               KUBADABAD SARAYI  BEYŞEHİR

         Ünlü Selçuklu tarihçisi İbn Bibi'nin Selçuknamesi'nde sözünü ettiği, I. Alaeddin Keykubad'ın (1220-1236) emriyle yapılmış Kubad-Abad Saray Külliyesi, günümüze ulaşabilmiş tek Selçuklu saray yapısıdır. Anadolu Selçuklu Devrinde, çevresinde aynı isimle anılan bir şehir teşekkül eden Kubad-Abad, sonraları terkedilmiş ve tarihin karanlıklarına gömülmüştür.
Kubad adaleti yerine getiren, Abad da şenlenen yer manasına gelmektedir. Türkiye Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad, bir süre ikinci başkent olarak da kullanılan bu şehri Gurgurum bölgesinde kurdurmuştur. Kubadabad Sarayı gölün hemen yanında ve Anamas Dağı'nın eteklerindedir. Gölyaka Kasabası yakınlarındaki Tol mevkiinde bulunduğu için, halk arasıda Tolöreni olarak da bilinir.İbn-i Bibi'ye göre, Alaeddin Keykubat Kayseri'den Antalya'ya giderken, Konya'dan geçip, Beyşehir Gölü kenarındaki güzelliklere hayran kalmıştır. Bu sebepten olsa gerek av emir ve
mimar Sadeddin Köpek'ten buraya bir saray yapması talimatını verdi.1236 yılında yapılmıştır. Alâeddin Keykubat bu sarayı yaptırırken çevresine de bir şehir kurulmasını emretmiştir.

         Sultan II. Keyhüsrev'in İlhanlı elçilerini Kubadabad Sarayı'nda terslediği ve bunun sonucu olarak Moğallar'ın Anadolu'ya yönelik saldırılarının arttığı yönünde bilgiler vardır.Ayrıca Baba ishak isyanı sırasında da II. Keyhüsrev'in burada olduğu söylenir. Bu harika yapının mimarı Sadeddin Köpek'in, Sultan II. Keyhüsrev'in emrine binaen Kubadabad'da öldürülmüş olması da kaderin acı bir tecellisi olsa gerek (1238). M. Zeki Oral'ın 1949'da çevrede araştırma yaparken bulduğu çini kalıntılarından sonra, 1956'da Mehmet Önder çalışmaları sürdürmüştür. Ne üzücüdür
ki, Alaeddin Keykubad'ı kendine hayran bırakan bu coğrafyada inşa edilen Kubadabad, bugün virane olmuştur. Kubadabad'la ilgili değerlendirmemizi, Kız Kulesi Adası ile tamam­layalım. Burası haremlik ve tersane olarak da kullanılmıştır. Beş dekarlık bu tarihi alan, çok sayıda kuş türünü de barındırmıştır. Bugün için kuş türlerinde belirgin bir azalma olmuştur.

        Saray değişik amaçlı birimlerden meydana gelmiş bir yapı topluluğudur. Burada büyük ve küçük saray gibi yapıların dışında 16’ya yakın yapı kalıntısı, birbirlerinden çitlerle ayrılmış av hayvanları için bir park bulunuyordu. Ayrıca büyük sarayın altında göl kıyısında iki de küçük tersane yapılmıştı. Bütün bu yapı kompleksi bir surla çevrilmiştir. Bu yapıların en büyük özelliği de eyvanların
yapılarda ön planda tutulmasıdır.

         Büyük saray 50.00x35.00 m. Ölçüsünde olup, önünde Beyşehir Gölü’ne doğru uzanan geniş bir terası bulunuyordu. Sarayın güney ve doğusu odalarla çevrilmiş, oldukça düzgün taş döşeli büyük bir avlusu vardı. Buradan büyük salon ve tuğla döşemeli yüksek taht eyvanı ile harem ve misafirlere özgü odaların bulunduğu asıl saray bölümüne geçiliyordu. Sarayın planı simetrik bir düzen göstermemektedir. Burada yapılan kazılarda sarayın son derece zengin çini süslemelerle kaplı olduğunu gösteren buluntularla karşılaşılmıştır. Çinilerin bazıları duvarlar üzerinde, yerinde kalmıştır.
Bu çiniler sekizgen yıldız ve haç biçiminde levhalar halinde 2 m. Yüksekliğe kadar tüm duvarları kaplamıştır. Ayrıca aralarına yer yer dört köşe levhalar da yerleştirilmiştir.

         Buradaki çinilerde ayakta veya oturur vaziyette insan figürleri, büyük olasılıkla Sultan Alâeddin Keykubat’ın portresi, sirenler, çeşitli kuşlar, çift başlı kartal, hayvan ve sembolik figürler bulunuyordu. Bunların yanı sıra ilk defa Kubadabat’ta görülen sır altına yapılmış çok renkli dekorlu çiniler perdah tekniğinde yapılmıştır. Yıldız levhalar halindeki çinilerde ise sır altı tekniğinde firuze, yeşil, mor ve mavi renkler ağırlık kazanmıştır. Ayrıca saray kazılarında figürlü alçı kabartmalara da rastlanmıştır. Kazılarda ele geçen çiniler ve ştükolar Konya Çini Eserleri Müzesi’nde sergilenmektedir.

         Büyük sarayın yanındaki ikinci saray simetrik planlı olup, çok küçük ölçüdedir. Duvarları ve tonozları kısmen ayakta kalan bu saray yeterince incelenememiştir. Bununla beraber sarayın küçük bir
planı çıkarılmış ve bu plana göre dikdörtgen planlı dış avlunun iki yanına odalar sıralanmıştır. Dış avludan içeriye girilen bölümde küçük taşlık bir avlunun çevresinde iç içe geçmiş odalar
bulunmaktadır.
Kubadabat Sarayı’nın tamamlandığı yıl Alaeddin Keykubat ölmüş ve bu sarayda oğlu II.Gıyaseddin Keyhüsrev oturmuştur.

         KUBADABAD, OSMANLI SARAYLARINA ÖRNEK OLDU
        18 Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rüçhan Arık, Beyşehir sınırları içinde yer alan Kubadabad Sarayı kazılarının, 1964 yılında bir Alman
arkeolog tarafından başlatıldığını söyledi. Sadece 2 yıl devam eden kazılara daha sonra 13 yıl ara verildiğini belirten Arık, sarayın bu dönemde ilgisizlik nedeniyle çok tahrip olduğunu ifade etti.
Daha sonra 1980 yılında kendisinin öncülüğünde kazıların tekrar başladığını anlatan Arık, şunları kaydetti: Kazı bugüne kadar kısıtlı bütçelerle de olsa devam etti. Kubadabad, bugün dünyada
günümüze kalmış tek Selçuklu sarayıdır. Bu sarayın mimari kompozisyonu, daha sonraki Osmanlı saraylarının mimari kompozisyonlarının ön örneği şeklindedir. Örneğin Topkapı, Edirne, hatta
Yıldız gibi saraylar bu planda, bu mimari özellikte yapılmıştır. Yani Kubadabad, önemli Osmanlı saraylarına mimari açıdan örnek olmuştur.

       ÇİNİ ESERLER BAKIMINDAN ÇOK ZENGİN
       Kubadabad’ın bir örnek saray olması dışında, çini eserler bakımından da zengin olduğunu belirten Arık, bulunan çinilerin Karatay Müzesi’nde sergilendiğini ifade etti. Arık, yapılan kazı sonucunda sarayın ilginç bir özelliğinin ortaya çıkarıldığını belirterek, şöyle devam etti: Küçük saray olarak nitelendirdiğimiz yapının batısında yer alan bölümü kazdığımızda, üç yapılı bir şekil ortaya çıktı. Burada demir ocaklarının varlığına, hemen arkasından da hamam kalıntılarına rastladık. Daha sonra ilave edilmiş tuvalet, su dağıtım şebekesi bulduk. Bu durum Selçukluların alt yapıya ne kadar
önem verdiğini gösteriyor. Bunun yanı sıra bulduğumuz duvar resmi kalıntıları Selçuklu döneminde minyatürün dışına çıkıldığının göstergesidir.

 


Mustafa Cirban___ mcirban@ttmail.com